DOLAR 6,7807
EURO 7,3730
ALTIN 358,83
BIST 93.225
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 11°C
Rüzgarlı

NUH TEPESİ: AĞAÇ DİKENİN MİDİR, BAKANIN MI?

Arzu Arda Deger
"Perde büyülü bir dünyadır. Öyle bir gücü vardır ki, duyguları başka hiçbir sanat formunun yanına bile yaklaşamayacağı bir şekilde ortaya çıkarır" Stanley Kubrick

24 Nisan – 5 Mayıs 2019 tarihleri arasında düzenlenen Tribeca Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Nuh Tepesi”, bir yıllık festival yolculuğunun ardından nihayet ülkemizde 6 Mart 2020’de vizyona girecek.

“Nuh Tepesi”, “Pencereler Ardında”, “Nahoş Bir Mevzu” ve “Kimse Elimi Tutmasın” gibi dünya festivallerine katılan kısa filmlerin de yönetmeni olan Cenk Ertürk’ün ilk uzun metraj çalışması. Kardeşleri Alp Ertürk ve Şevki Tuna Ertürk ile birlikte yapımcılığını üstlendiği filminin senaryosu da kendisine ait. Başrollerinde Haluk Bilginer, Ali Atay, Hande Doğandemir ve Mehmet Özgür gibi güçlü ve başarılı isimlerin yer aldığı film, Robert De Niro’nun kurucusu olduğu Tribeca Film Festivali’nde “En İyi Senaryo” ve “En İyi Erkek Oyuncu” (Ali Atay) ödüllerini  alarak hanesine büyük bir artı eklerken, ilk filmi olması sebebiyle Cenk Ertürk adına da güzel ve sağlam bir başlangıç sunmuş oldu.

 

 

Cenk Ertürk, sinema yüksek lisansını New York Üniversitesi (NYU) Tisch Sanat Okulu’nda yapmış ve “Nuh Tepesi”ni başlangıçta kısa film olarak kaleme almış. “Requiem For a Dream”, “Black Swan”, “Pi” gibi filmleriyle bildiğimiz yönetmen Darren Aronofsky’nin sınıfında sunumunu gerçekleştirdiğinde ise yönetmenin büyük beğenisiyle karşılaşmış; hem Aronofsky, hem dersini aldığı diğer eğitmenler bunun uzun metraj olması yönünde kendisine tavsiyede bulunmuş ve desteklemiş.

Film, bir yandan yıllar önce kendisinin diktiğini iddia ettiği Nuh Ağacı’nın altına gömülmek isteyen babasının son isteğini yerine getirmeye, bir yandan da ağacın Nuh Peygamber tarafından dikildiğine inanan köylülerin tepkileriyle başa çıkmaya çalışan Ömer’in yaşadıklarını konu ediniyor. Cenk Ertürk’ün metafor kullanımıyla zenginleştirip, ince eleyip sık dokuduğu senaryosu etkileyici olmasına etkileyici, ancak fazla katmanlı ve zaman zaman ,karakterlerin birbirleriyle yüzleştikleri sahnelerde, kitabi cümlelere başvurmasıyla kulak tırmalayıcı olabiliyor; burada devreye giren oyunculuk performansları bu dezavantajı avantaja çevirip, karakterlerin duygusunu bize direkt aktarırken, ne kadar doğru bir cast yapıldığını da ispatlıyor. Filmin cast direktörü ve işinin piri Harika Uygur’u takdir etmeden geçmeyeyim.

Sorunlu baba-oğul ilişkisini konu edinen çok film izledik sinema perdesinde. Ancak Cenk Ertürk’ün meseleyi ağaç metaforu ile yorumlaması fikri güzel bir tercih olmuş. Ağaç metaforu köklerimizle ilgilidir, toprak, yerleşik düzen, bir yerde kök salmış olma/olamama hali, tek ve dirayetli olmak, filizlenmek, büyümek ve nihayetinde ölmek ile ilintilidir. Hayatta elde ettiğimiz bir başarı veya işe yarama halimiz bile ,yine metaforik olarak,  “bir dikili ağacımız olup olmaması” üzerinden tanımlanır.

İbrahim (Haluk Bilginer), köyündeki ağacı çocukken kendisinin diktiğini iddia edip öldüğünde onun dibine gömülmek isterken, köyün yerlilerinden olan bakkal Cevdet (Mehmet Özgür) ise buna şiddetle karşı çıkar. Cevdet, bir yandan ağacı türbeye çevirmiş olmanın kaymağından olmak istemezken, bir yandan da 50 yıldır o topraklara bakanların, toprağı eşeleyenlerin, o ağaca su verenlerin kendileri olduğunu, dolayısıyla “çocuğun” kendilerine ait olduğunu vurgular. Ömer (Ali Atay) ise kendisini ve annesini yıllar önce terk edip bir kadınla Fransa’ya yerleşen babasına öfkeyle dolu olmasına rağmen, hastalığından ötürü sayılı günleri kalan babasının son isteğini yerine getirmeye çabalar, köye olan yolculuğunda babasına eşlik eder. Hamile olan eşiyle boşanmanın arefesinde olan Ömer’in içindeki baba sevgisinin derin boşluğunu, köy kahvesinin sahibi ile oğlunun yakın ilişkisinin gösterildiği detay planlarda hissetmek mümkün. Babası uyurken hatıra kalsın diye telefonu ile selfie (özçekim) çektiği sahne ise yürek burkucu, babası ile tek bir kare fotoğraflarının dahi olmadığını düşündürttü bana, çok etkilendim.

Baba sevgisinden öyle mahrum, ona öyle öfkeli, hatta hayatında ne ters gittiyse bunun sebebini babası olarak gören Ömer’in hırsları aklının önüne geçiyor ve  “hayran olunan baba” olma uğruna boşanacağı eşinin karnında olan çocuğunun velayetini alma derdine düşüyor. İyi bir babaya sahip olamadı, ama onun evladı iyi bir babaya sahip olacak! Ali Atay’ın bu roldeki performansı benim açımdan filmografisindeki en üst seviye performansı, şahane. Tribeca festival jürisi de En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kendisine verme gerekçesini şu cümlelerle açıklamış;

“Hayatının anlamını ararken kendi kendine zarar veren ve kendisiyle çatışan bir adamın duygusal olarak güçlü ve dürüst yorumu için bu ödüle layık bulduk”

Ömer’in, karısı Elif (Hande Doğandemir) ile konuştuğu sahnede Dostoyevski’nin “Budala” adlı romanını okuduğunu ve kitabı henüz bitirebildiğini görüyoruz. Okumuş olanlar hatırlayacaktır ki ,Dostoyevski bu ilk romanını iyi insanı anlatma niyeti ile yazdığını söyler. Kişinin içsel sorunları ve toplum karşısındaki duruşu temasını ele aldığı bu yapıtındaki başkarakter Prens Mişkin, iyi niyetli, etrafındaki herkes tarafından yargılanan, kendi içine olabildiğince dönük, sabırlı, öfkesi ve hırsları olmayan biridir. Ömer ise sabırsız, öfkeli, hiddeti ve ağzında küfürü eksik olmayan, karısının bencillikle suçladığı biriyken, kitabı okumayı bitirdikten sonra gelen sahnelerde, kişiliğinde meydana gelen dönüşümü izleyebiliyoruz.

 

Filmde dikkatimi çeken diğer unsur rastgele seçilmemiş olduğunu düşündüğüm karakter isimleri; oğlunu kurban vermeye niyetlenen, ama son dakikada kendisine koç indirilen İbrahim, adaleti ve gaddarlığı ile bilinen halife Ömer,  isminin manası “iyilik, olgunluk, bir başkasının işini güzelce ve kusursuz olarak yapan” olması sebebiyle Cevdet

Filmin senaryosu için çok katmanlı demiştim, merkezine aldığı ağacın dalları gibi çok fazla yöne uzuyor. Sadece  sorunlu baba-oğul ilişkisini değil, sorunlu kadın-erkek ilişkisi, babalık kavramı, hayallerinin peşinden giden ve ailesini geride bırakan bir adamın dramı,intikam, dinde günah olarak kabul edilen ve köyün imamının da karşı olduğu ağacın türbeye dönüştürülüp gelir elde edilmesi, buna köy halkının onay vermesi üzerinden inançların sorgulanması, toplumsal ve dinsel adalet&hak kavramlarına hadislerle atıfta bulunulması, sahip olunan arsa tapularının devlet arşivlerinde kayıp olması ile bürokrasideki aksayan yönler gibi iki saatlik bir film süresi içinde derinlemesine işlenme şansı bulamayan meseleleri, yönetmen kendi potasında ,nispeten, beceriyle eritebilmiş diyebiliriz. Anlatacağı şeyleri çok olan hevesli, genç bir yönetmenin ilk film günahı diyelim, yönetmenlerin filmlerine kıyamadıkları aşikar. 🙂

Filmin kurgusunu “Kynodontas”, “The Lobster”, “The Killing of a Sacred Deer” filmlerinde Yorgos Lanthimos ile çalışan ve yönetmenin son filmi “The Favourite”taki başarılı kurgusu ile Oscar adaylığı kazanan Yorgos Mavropsaridis üstlenmiş.

Bir filmin senaryosundan sonra en çok dikkat ettiğim ögesi teknik nitelikleridir. Kendim de yönetmen asistanı olduğum için işin reji kısmına ayrıca kafa yorarım. Cenk Ertürk’ün rejisini, kullandığı açı ve ölçekleri beğenmekle kalmayıp, ilk filminde çıtayı bu kadar yüksek tutmuş olmasını hem şaşkınlıkla hem hayranlıkla karşıladım. Resimlerin atmosferi, renkleri, ışığı çok başarılı. Görüntü yönetmeninin kim olduğunu öğrenmek istediğimde, daha önce “Patti Cake$” ve “Dead Pigs” gibi bağımsız filmlerin de görüntü yönetmenliğini yapmış olan Federico Cesca ismi ile karşılaştım. Cesca’nın görüntü yönetimindeki ustalığı ve emeği filmin Türkiye prömiyerini yaptığı 26.Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Görüntü Yönetimi Ödülü” ile taçlandırılmıştı . Bunun dışında film aynı festivalden “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen” ve “FİLMYÖN En İyi Yönetmen” ödüllerinin de sahibi olarak dönmüştü.

 

 

Nuh Tepesi, Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Film Ödülü”nü aldığı için, ‘Başka bir festivalde en iyi film ödülü almış film yarışamaz’ kuralı gereği Antalya Altın Portakal’ın yarışma seçkisinde yer alamadı.

7.Boğaziçi Film Festivali’nde izleme şansı bulduğum Nuh Tepesi, bu festivalden de Ali Atay ile “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü almıştı.

Yazılarımı takip edenler de artık bilir ki müzikle yaşayan biriyim, yazılarım vesilesiyle  film müziklerine de olabildiğince dikkat çekmek istiyorum. Filmin orijinal müziği Leon Gurvitch’e ait, ancak ben jenerikten, kahvenin radyosunda çalan türkülerin Eleonore Fourniau  tarafından seslendirildiği bilgisini edindim; bu ismi de “Kalandar Soğuğu” filminin 52.Antalya Film Festivali’nden ödüllü müzisyeni olarak hatırlayabiliriz. Fourniau, Fransız bir müzisyen olmasına rağmen 6 yıllık İstanbul yaşantısından sonra Türkiye’den kopamamış; hurdy gurdy isimli müzik aletini çalan müzisyen, Kürtçe ve Türkçe türküleri çok başarıyla seslendiriyor.

6 Mart Cuma günü dört yerli yapım vizyona girecek, yerli sinemamızı desteklemek adına hepsini gidip izleyin desem de ilk sıraya Nuh Tepesi’ni almanızı önereceğim. Filmi izledikten sonra bana yorumlarınızı yazmayı ihmal etmeyin, şimdiden iyi seyirler.

 

Filmin fragmanı;

https://boxofficeturkiye.com/film/nuh-tepesi-2015096?filmop=fragman

 

 

Bu haftaki şarkımız Eleonore Fourniau’dan gelsin o halde; 

 

mail:  arzuardadeger@gmail.com

 

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.